Anasayfa Özgün Yazılar Barış Pınarı Harekatı’na gelen tepkilerin incelenmesi

Barış Pınarı Harekatı’na gelen tepkilerin incelenmesi

0

Türkiye, Suriye’nin kuzeyinden kendisine yönelen tehdit algılarını ortadan kaldırmak ve güney sınırlarındaki güvenliği sağlamak gerekçeleriyle Barış Pınarı Harekatını başlatmıştır. Ancak uluslararası arenadan bu operasyona yönelik çeşitli tepkiler gelmiş ve bu tepkiler arasında müttefik kabul edilen Avrupalı devletlerden ve ABD’den istenmeyen tepkiler de yer almıştır. Aynı zamanda bölgede yer alan ve kendi ulusal çıkarları uyarınca hareket etme kaygısı taşıyan diğer iki aktör olan Rusya ve İran’dan da çeşitli tepkiler gelmiştir. Bu yazı, bütün bu tepkileri değerlendirmeyi ve bir bağlama oturtmayı amaçlamaktadır.

AB’den Gelen Tepkiler

Öncelikle bilinmesi gerektiğini düşündüğüm bir konuya değinmek istiyorum. AB’nin dış politikası ve bu bağlamda bölgeye nasıl yaklaştığını anlamak, Barış Pınarı Harekatı sonrası gelen tepkilerin sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi ve bir denkleme oturtulması için kritik bir öneme sahiptir. AB yıllarca “Normatif Güç” kavramı uyarınca bir dış politika izlemeye çalışmış ve “AB Değerleri” adı verilen normlar dizini çerçevesinde bölgedeki ve dünyadaki olaylara yönelik siyasetini belirlemiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli olgu, AB üyesi ülkelerin bu değerler etrafında birlikte hareket etmekte zorlandığı ve herkesin benimsediği bir politik çizginin oluşamayışıdır.

AB’nin Dış Politika Çıkmazı

AB ülkelerinin dış politikada birlikte hareket etmelerini zorlaştıran en temel neden olarak ise klasik “çıkar temelli” yaklaşımlar yatmaktadır. Yani kısaca, AB ülkeleri norm temelli yaklaşımlarla çıkar temelli yaklaşımların bir arada bulunduğu ve bunların zaman zaman kendi içindeki çelişkilerine şahit olduğumuz bir dış politik çizgiye sahiptir. Örneğin demokrasi ve insan hakları temelli yaklaşımlara sahip olan AB, Suriye krizi sonrası, hatta IŞİD’in ortaya çıkmasıyla daha da belirginleşen biçimde, uluslararası sorunları kendisinden uzak tutacak ve yaşanan bölgeye hapsedecek politikalar üretmişlerdir. Buradaki sözlerimin en somut örneğini göçmen/mülteci sorunu üzerinden net bir biçimde görebilmekteyiz. “AB değerleri” dediğimiz normlar dizini içinde yadsınamaz bir öneme sahip insan hakları konusu, göçmenlerin kendi ülkelerine gelmesini engellemek amacıyla açık bir biçimde ihlal edilmiş ve bölgeden kaçmak isteyen insanların AB sınırlarından uzak tutulması pahasına çeşitli adımlar atılmıştır. Türkiye ile imzalanan antlaşmadan da hatırlanacağı üzere göçmenlerin AB’ye geçmelerini engellemek bölge politikasında AB için temel belirleyen olmuştur. Aynı şekilde demokrasi ölçütü de çeşitli kereler ihlal edilebilmiş ve AB ülkelerinin ekonomik çıkarları gereği, ilişki kurulan ülkenin siyasi rejimi ne olursa olsun, istikrarlı bir yönetim sağlanması adına gerekli görülen işbirlikleri yapılmıştır. AB dış politikasındaki “normlar” ile “çıkarlar”ın çatışmasına bölgemizde yaşanan her kriz sürecinde tanık olmaktayız.

AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker: “(Barış Pınarı Harekatı) Eğer Türkiye’nin planı bir güvenli bölge oluşturmaksa, AB’den bunun masraflarını karşılamasını beklemesin”

Barış Pınarı Harekatı’na geldiğimizde bir kez daha böylesi bir çıkmazın içine girildiğini düşünüyorum. “AB değerleri” ileri sürülerek Türkiye’nin harekatının olası olumsuz sonuçlarını engellemek adına çeşitli açıklamalar yapılmış ve hepsi özünde harekata hangi açılardan karşı olunduğunu açıklamıştır. Çeşitli ambargo kararları da bu açıklamaların peşine duyurulmuş ve Türkiye’nin harekat konusundaki kararlılığı azaltılmaya ve belki de vazgeçirilmeye çalışılmıştır. Mülteci krizinde kendi temel değerlerini, mültecileri kendi topraklarından uzak tutmak adına, ihlal eden AB, yine aynı değerler çerçevesinde Türkiye’ye tepki gösterebilmiştir. Ancak bu noktada dikkatlerden kaçmaması gereken durum, AB’nin kriz anlarında norm temelli yaklaşımlarında sürekliliği sağlamakta zorlandığı ve uzun erimde mutlaka çıkar temelli yaklaşımlara göre hareket ettiğidir. Bu açıdan, ilk etapta geldiğini gördüğümüz tepkilerin uzun süreli sürdürülebileceğini düşünmediğimi belirtmeliyim. Dolayısıyla, gelen tepkilerden yola çıkılarak AB ile iplerin koptuğu ya da gelecekte AB’ye girme vizyonundan bu nedenle net olarak uzaklaşılacağı yorumunu yapmak yanlış bir çıkarım olacaktır. Doğru olan, Türkiye’nin bu tepkileri nasıl değiştirebileceği üzerine kafa yormak ve harekat sonrasında bölgeden kendisine yönelen tehditlerin azalacağı yönünde AB ülkelerini ve kamuoylarını ikna etmeye çabalamaktır. Oluşturulacak güvenli bölge sayesinde bölgeden başlayıp Avrupa’ya yönelen mülteci akınının azalacağı vurgulanmalı ve hatta terör örgütlerinin gücünün kırılması yoluyla bölgenin ekonomik olarak da bir canlanma yaşayabileceği anlatılabilmelidir. Bu noktada Türkiye’nin yıllardır pek de başarılı olamadığı stratejik iletişim ve enformasyon konularında ciddi bir efor sarf etmesi ve bu kez geçmişe oranla daha başarılı olması şarttır. Bu sayede AB ülkelerinin harekata yaklaşımlarının belirgin biçimde değişeceğini düşünüyorum.

Rusya’nın Denklemdeki Yeri ve Bu bağlamda Harekata Tepkisi

AB’nin tepkisi açıklanırken yapıldığı gibi, Rusya için de öncelikle bölgeye ilişkin dış politikasına değinmek gerekmektedir. Rusya’nın bölge politikasının anlaşılması için ise uluslararası sisteme getirdiği eleştirilerin ve beklediği değişimlerin anlaşılması ve bunların üzerinden bir okuma yapılması analizi daha sağlam temeller üzerine oturtacaktır.

Soğuk Savaş sonrası Rus politikasını, özellikle de Avrasyacıların iktidara gelmesi sonrasını, ele alırken ilk olarak uluslararası sisteme getirilen eleştiriye odaklanmak gerekir. Rusya, 2000’ler sonrası daha yoğun bir biçimde, ABD’nin sistemdeki ağırlığına ve yönlendirici lider konumuna karşı çıkmış ve bu konumun değişmesi gerektiğini savunmuştur. Rusya için en önemli konu, sistemdeki çok kutuplu yapının hiçbir aktörün lehine olmaması, özellikle de ABD’nin sahip olduğu askeri/siyasi güç sayesinde sistemin çalışmasını etkileyecek temel girdileri oluşturmamasıdır. Yani sistemdeki kutupların ağırlıklarının birbirine yakın olması ya da bir aktörün baskınlığının net olarak hissedilmemesi Rusya’nın temel tercihi olmuştur. Bu bağlamda Rusya, Ortadoğu coğrafyasında etkinliğini artırmanın yollarını her zaman için aramış ve bölgede “yeni bir denge” sağlanması için çaba sarf etmiştir. Özellikle de Libya deneyimi sonrası sütten ağzı yanan bir ülke olarak Suriye’de aynı deneyimi yaşamamak adına ülkeye askeri müdahalenin yapılmasına kesin olarak karşı çıkmıştır. Böylece, Libya’da olduğu gibi kazanımlarını kaybetmemeyi ve bölgedeki diğer müttefiki İran’a yönelik olası hareketleri (İran’ın daha fazla izole edilmesi ve hatta olası bir operasyonu) engellemeyi başarmıştır. Burada Türkiye açısından en fazla dikkat çeken olgu ise Rusya’nın bölgede yeni bir denge arayışı içerisinde olmasıdır. Çünkü bu olgu Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmaya zemin hazırlamış ve iki ülkenin bölge politikaları arasında birçok ayrım olmasına rağmen bir işbirliği geliştirmelerini sağlamıştır. Rusya’nın istediği yeni dengede en temel karakteristiğin ülkelere “dışarıdan demokrasi getirilmesi”ne karşı çıkılması olduğunu düşündüğümü de belirtmeliyim. Burada kastedilen, ABD’nin geçmişte yaptığı Afganistan ya da Irak benzeri askeri operasyonlarının yeniden yaşanmaması isteğidir.

2013’teki kimyasal silah krizi sırasında Suriye’ye olası bir askeri müdahaleyi engellemeyi başaran Rusya bölgedeki ağırlığını iyice hissettirmiş ve bahsi geçen yeni dengeyi oluşturma yolunda o tarihten günümüze çok önemli kazanımlar elde etmiştir. Bu kazanımlarının en kritik olanı da, Türkiye’nin müttefikleri ile ortak hareket edemeyişi sonrası ulusal çıkarları gereği Suriye’nin kuzeyinde olmasını istediği değişimleri, Rusya ile işbirliği yoluyla sahada kendisine alan açarak gerçekleştirme yolunu seçmesiyle elde etmiştir. Bu açıdan baktığımızda, Rusya-Türkiye ilişkisinde hali hazırdaki birlikteliğin devamını sağlayan en önemli etkenin iki ülkenin de ulusal çıkarları gereği bölgede yeni bir denge arayışı içinde olması olduğunu söyleyebiliriz.

Rusya’nın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Vassily Nebenzia, ”Barış Pınarı Harekatı” na ilişkin, “Bu operasyon, bazı koalisyon ortaklarının, Suriye’nin kuzeydoğusunda yaptıkları demografik mühendisliğin bir sonucu. Onları bunu yapmamaları konusunda uzun süre uyardık. Şimdi Kürtler aslında orada demografik politikaları değiştiriyor.”

Barış Pınarı Harekatı’na dönecek olursak, Rusya’nın harekatı bölgesel çıkarlarına uyumlu olması gerekçesiyle desteklediği yönünde haberler gördük. Ancak şunu atlamamak gerekiyor ki, Rusya harekatı en üst perdeden ve açık biçimde desteklediğini açıklamak yerine Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yapılan bir telefon görüşmesi sırasında Putin’in ağzından belirtmeyi tercih etti. Bu şekilde bir destek açıklaması yapılmasının ileride Rusya’nın tutumunda yaşanabilecek olası değişimlere işaret ettiğini belirtmekte yarar görüyorum. Ayrıca denklemi başka bir açıdan okursak, Rusya’nın Türkiye’nin pozisyonundan emin olmadığını ve her an klasik müttefikleriyle eski dengeye uygun hareket edebileceği kaygısı taşıdığını düşünüyorum. Benzer kaygıların Türkiye tarafından da Rusya’ya yönelik olarak hissedildiği de bir gerçek. Buradan yola çıkarak varacağımız sonuç, eğer Türkiye bir çeşit “zorlayıcı diplomasi” faaliyeti kapsamında müttefiklerini istediği noktaya çekebilmek için Rusya ile işbirliği yolunu seçtiyse, bu sırada Rusya’ya gerekli güveni, en azından hedeflerine ulaşana kadar, verebilmelidir. Ancak çok önemli bir çıkmazla da karşı karşıya olunduğunu belirtmekte yarar var. Rusya, kendi ülkesinde yaşadığı tecrübeler dolayısıyla, sünni grupları ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğünden sahada onlarla birlikte hareket etmiyor ve onların güçlenmesini istemiyor, Türkiye ise Fırat Kalkanından bu yana Suriye’deki sünni gruplarla çalıştı ve hatta onları eğitti. Şimdi ise Barış Pınarı Harekatı ile bu grupların daha geniş bir coğrafyaya yayılması söz konusu ve Rusya bunu kesinlikle istemeyecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu konuda ince bir dengeyi tutturması ve harekat süresince Rusya’dan gelecek olası bir tepkiyi engellemeye çalışması gerekmektedir. Nitekim Rusya’nın bu günlerde rejim ile işbirliği yaparak, rejim askerlerini Suriye’nin kuzeyine yollamak istediği yönünde çıkan haberlerin altında yatan nedenlerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Rusya’nın, Suriye’deki kazanımları açısından uzun erimde herhangi bir kaybının olmayacağı garantisini aldığı sürece, ülkenin kuzeyinde Türkiye tarafından oluşturulacak olan güvenli bölgeye karşı çıkması için bir gerekçe görmediğimi de belirtmek istiyorum. Bu nedenle, Türk tarafı ile Rus tarafının diyaloğunun harekat süresinde kopmaması ve karşılıklı anlaşılabilme durumunun sağlanması gerektiği, en somut gerçeklerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

İran’dan Gelen Tepkiler

İran yıllardır bölgede nüfuzunu artırmanın peşinde ve bunu da bölgede kendine yakın hissettiği yerel gruplarla askeri boyutlara dayanan işbirlikleri geliştirerek sağlamaya çalışıyor. İran bu kapsamda Suriye iç savaşının başından beri mezhepsel olarak şii gruplarla hareket etmiş ve onları Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olabilmek adına siyasi olarak da desteklemiştir. Bunu yaparken aynı zamanda Irak’tan bölgeye geçişin kolaylığından yararlanılarak ülkeye Iraklı şii unsurlar da sokulmuş ve böylece Suriye’nin demografik yapısıyla da kendi lehine oynamayı amaçlamıştır. Aynı zamanda rejime olan yakınlığı sayesinde, kendine yakın gruplara kolaylıkla vatandaşlık verilmesini sağlayıp karşı grupların da kolaylıkla vatandaşlıktan çıkarılmasına zemin hazırlamıştır. Buraya kadar anlattıklarımdan anlaşılacağı üzere İran’ın Suriye için en temel önceliği rejimin varlığının devamı ve bu sayede Irak ve Suriye üzerinden uzanan bir kuşakla Akdeniz’e kadar olan koridoru kontrol edebilmeyi ya da en kötü ihtimalle bu bölgede nüfuzunu eskiye oranla artırmayı sağlamayı hedeflediğini söyleyebiliriz. Bu sırada da ülkenin demografik yapısını değişime uğratarak kendi lehine kalıcı bir durumu oluşturmak, İran için vazgeçilmez önemde olan bir noktadadır. Bir başka önemli husus ise Lübnan Hizbullah’ına yardım imkanlarının devamının sağlanması ve bu yolla hem Lübnan’da var olabilmek hem de İsrail üzerindeki baskısını (bu kısmın tartışmaya açık olduğu görüşündeyim) sürdürebilmektir.

Gelinen son noktada, İran’ın sıkışmışlığını bölgeye Rusya’yı çağırarak giderme girişimi sonrası düşünülecek olursa, İran için durumun gayet avantajlı olduğunu düşünüyorum. Bölgeye yönelik girişimlerin konuşulacağı müzakere masasında var olmanın da ötesinde, Cenevre sürecinin iyice sönümlenmesi ve Astana ile başlayan müzakereler sonrası İran’ın rolü, sürecin gidişatına direkt olarak etkiyen ve Rusya’yla aynı politik duruşa sahip olmaları durumundaysa belirleyiciliği iyice artan bir konumda. Ancak şunu da eklemek gerekir ki, İran sahada aktif olarak kendi güçleriyle bulunmuyor ve yalnızca yerel gruplarla yaptığı işbirliği yoluyla sahadaki nüfuzunu artırıyor. Bu bağlamda, İran’ın şu ana kadar ki kazanımlarının kaybı Türkiye’ye oranla daha kolay gerçekleşebilecekmiş gibi gözüküyor. Çünkü, Türkiye kendi silahlı güçlerini de kullanarak kendine alan açmış vaziyette ve coğrafi yakınlık nedeniyle bölgedeki olası her türlü senaryoda en erken müdahale imkanı yine Türkiye’de bulunuyor. Tabii İran Devrim Muhafızı subaylarının Suriye’de üstlendiği SAA askerlerini eğitici rolü bu noktada yok saymak olmaz ancak, bu rol ve gelen subayların niceliği TSK’nın bölgedeki gücüyle karşılaştırılabilir değil.

Barış Pınarı Harekatının da burada İran’ın bölgedeki emellerine zarar verici bir etkisinin olabileceğini söylemek mümkün ya da İran’ın bu ihtimali düşünerek harekata karşı çıkmış olabileceğini iddia etmek mümkün. Tıpkı Rusya için geçerli olduğu gibi İran için de geçerli olan şey bölgede sünni grupların güç kazanmasına karşı olmasıdır. Bu bağlamda, gerçekleştirdiği son operasyonla Türkiye beraber çalıştığı ve çoğunluğu sünni kimliğiyle ön plana çıkan gruplara geniş bir alana yayılma ve nüfuzunu artırma imkanı da sunmuş olacağından İran’dan operasyona yönelik gelen açıklamalar sürekli olarak operasyonun bitirilmesi ve tarafların bu sorunu sulh yoluyla çözmesi gerektiği biçiminde oldu. Ancak şunu da belirtmekte yarar var ki İran, Türkiye ile ilişkilerini germeyi istemiyor ve bu noktada sert ve kesin açıklamalar yapmaktan sakınıyor. Hatta İran basınında çıkan ve Türk yöneticileri hedef alan haberler Türkiye’den gelen tepki ve İran büyükelçisinin Dışişleri Bakanlığına çağırılması sonrası kaldırılmış ve böylece Türk yöneticilerle arayı bozmak istemediklerinin mesajı verilmiştir. Rusya ve ABD’den farklı olarak İran ile ilişkilerimizi incelerken her iki devletin de Orta Büyüklükte Devlet olmasından dolayı böylesi bir farklılığın ortaya çıktığını düşündüğümü belirtmeliyim. Hem Türkiye ve İran’ın uluslararası sistemdeki ve bölgedeki ağırlığının görece eşit olması dolayısıyla hem de Rusya’nın, İran’ı Türkiye’nin bölgedeki politikasına karşı zaman zaman dengeleyici bir unsur olarak görerek desteklemesi dolayısıyla Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin İran ile ilişkilerini de belirleyen bir yön barındırdığını söylemenin yanlış olmayacağını düşünüyorum. Bu nedenle, İran’ın bölge politikasına karşı bir politika geliştirmek istendiğinde direkt olarak İran’ı muhatap almanın doğru olmadığını ve bu noktada öncelikle Rusya ile kurulan temasların belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.

ABD’nin Bölgedeki Konumu ve Harekata Tepkisi

Rusya ve AB için yapıldığı gibi öncelikle ABD’nin küresel ve bölgesel politikasına kısaca değinilecek ve sonrasında harekata gösterdiği tepki inceleme konusu yapılacaktır.

ABD, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan güç boşluğunu doldurmayı ve dünyanın tek hegemonu olduğu bir uluslararası sistem kurmayı amaçlamıştır. Bu amacına ulaşmak için yeni bir dünya düzeni kurgulamaya ve yeni ötekiler yaratmaya gerek duymuştur. Yeni ötekiler, ilk etapta, küresel bir aktör olarak belirmemiş, bölgesel alt-sistemlerin otonomisinin artmasına paralel olarak, bölgesel aktörler olarak da ortaya çıkabilmiştir. Hatta, yeni ötekiler devlet aktörler olmak zorunda da olmamış, yerel unsurlara kadar bu öteki yaratma işlemi uygulanabilmiştir. Ötekiler yaratma ve bu yolla kendi hegemonyasının meşruluğunu doğrulama girişimi ABD’ye kısa zamanda fayda/maliyet açısından kârdan çok zarar getiren bir politika olmuştur. Böylesi bir politik çizgi izlemenin bedeli yıllar içinde değişen ABD imajı ile daha iyi ortaya çıkmaktadır. Kendi müttefiklerinin ve hatta müttefik devletlerin kamuoylarının bile gözünde ABD, dünya barışını tehdit eden bir aktör konumuna indirgenebilmiştir. Bu bağlamda, Soğuk Savaş döneminin ABD’si ile kıyaslandığında uluslararası sistemde zamanla yerini kaybetmeye başlayan bir devlet görünümü ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu noktada özellikle değinilmesi gereken kısım ABD imajındaki büyük kırılmanın “Bush Doktrini” sonrasına ait olduğudur. Bu doktrin kapsamında ortaya çıkan “önleyici savaş stratejisi” bağlamında her türlü potansiyel tehdidin henüz ortaya çıkma aşamasındayken yok edilmesi amacıyla hareket edilmesi ve bu yapılırken uluslararası hukuk kurallarının çoğu kez yok sayılması yukarıda sözü edilen imaj değişiminin en büyük gerekçelerinden olmuştur. Bu dönem sonrası ABD dış politikasındaki demokrasi ve insan hakları temelli retorikler yerini güvenlik odaklı bir politik çizgiye bırakmıştır.

Menbiç’ten ayrılan ABD askerleri ve onların ayrılmasını bekleyen SAA güçleri

Güvenlik odaklı bir dış politika anlayışıyla Ortadoğu ve dünya siyasetini belirleyen ABD, geçmişinden aldığı Amerikan gururu ve sahip olduğu askeri harekat yapabilme kabiliyetleri ile ön plana çıkan bir ülke konumuna gelmiştir. Böylesi bir imaj bölgede kendisiyle işbirliği içerisinde olan ülkelerin bile kendisine olan bakışını değiştirmiştir. Özellikle kendi dış politikası güvenlik odaklı olduğu halde, 2003 sonrası Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine yönelik güvenlik endişelerini görmezden gelebilmiş oluşu Türkiye-ABD ilişkilerinde telafisi zor yaraların açılmasına neden olmuştur. Süleymaniye Olayını da hesaba kattığımızda ikili ilişkilerin aldığı hasarın boyutu iyice ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin o dönem uyguladığı ve “zorlayıcı diplomasi” kapsamına alabileceğimizi düşündüğüm stratejisi sonrası Türkiye’nin bölgeye yönelik sınır ötesi harekatlarına yeşil ışık yakılmıştır. Günümüze odaklandığımızda da pek farklı bir durumun ortaya çıkmadığını rahatça söyleyebiliriz. ABD’nin kendisini hegemon devlet olarak gören tavrı ve buna bağlı olarak, özellikle Bush dönemi sonrası, bölgesel dinamikleri anlamaktan uzak davranış kalıplarına sahip olduğu olgusunun devam ettiğini rahatlıkla söylemek mümkün. Özellikle bölge dinamiklerinden uzak politikalar üretiyor olduğu gerçeğinin daha fazla ortaya çıktığını da vurgulamak gerek.

Bölge dinamiklerinden uzak olan politik çizginin ayrılmaz bir parçası da ABD’nin yerel unsurlarla işbirliği yapmasıdır. İşbirliği yapacağı yerel unsurları seçerken bölgedeki müttefiklerinin kısa dönemdeki rahatsızlığını görmezden gelebilmesi ve kendisine maksimum yararı sağlayacak olan grup ile işbirliğine gidebilmesi özellikle Türkiye açısından kabul edilemez tehdit algılarının ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Özellikle PYD/YPG ile yapılan işbirliği sonrası Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan ve adına “terör koridoru” dediğimiz bölgeyi hesaba katınca anlatmaya çalıştığım olgu netleşmektedir. Ancak hem 1991 ve 2003 sonrası yaşanılanlar hem de şimdi Barış Pınarı Harekatı ile ortaya çıkan durum gösteriyor ki, ABD yerel gruplarla işbirliğini asla devlet aktörlerle işbirliğinin kopmasına neden olacak kadar önemli görmüyor. Yani uzun erimde mutlaka bölgedeki müttefiki konumundaki devletleri yerel gruplara tercih ediyor. PYD/YPG ile işinin bittiğini düşünebileceğimiz bir anda (bölgede artık IŞİD kalmamıştı ve PYD/YPG’ye de yayılacak alan kalmamıştı) ABD, Türkiye’nin bölgeye yönelik operasyonuna yeşil ışık yakmayı tercih etti. Bu nedenle ABD dış politikasında uzun erimde yerel gruplarla işbirliğinin sürekliliğe sahip olmayacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

Barış Pınarı Harekâtı’nın 8. gününde Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Türk heyeti ile ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in başkanlığındaki ABD heyeti, Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik operasyonun durumuna ilişkin bir anlaşmaya vardı.

Barış Pınarı Harekatı kapsamında ABD’den gelen tepkiler incelendiğinde bu konuda ABD’de ortak bir kamuoyu oluşmadığını ve gelen tepkilerin birbirinden farklı olabildiğini gördük. Hatta direkt olarak Başkan Trump’ın kendisinin açıklamalarının incelenmesi bile harekata gelen tepkilerin ortak bir temasının olmadığını söylemeyi mümkün kılmaktadır. Genel itibariyle ABD’den gelen tepkilerin harekata karşı olduğunu anlamak zor değil, ancak bu karşı çıkışın hangi noktalara yönelik olduğu ya da hangi değerler etrafında karşı çıkıldığını anlamak çok güç. Böylesi bir karmaşanın ortaya çıkmasında Türkiye’nin operasyonunun iç siyaset malzemesi yapılmasının yadsınamaz bir etkisi var. ABD’de seçimler yaklaşıyor ve görünüşe göre Trump yeni seçimlerde bir kez daha başkan seçilebilmek için kamuoyundaki Türkiye karşıtı duygulardan yararlanma peşinde.

Zaman zaman da Türkiye’nin operasyonunun oluşturacağı insan hakları ihlallerinin öne çıkarıldığı açıklamalara da denk gelmek mümkün. Ancak geleneksel ABD dış politikasının realist yaklaşımlara çok daha uygun oluşu nedeniyle bu konu üzerinden yürütülen eleştirilere fazla odaklanılmadığını daha çok reelpolitikten kopmayan ve “Amerikan çıkarlarını” temel alan yaklaşımlar üzerinden harekatın eleştirildiğini söylemek mümkün.

Rusya’nın oluşturmaya çalıştığı yeni denge üzerinden bir okuma yaparsak da, ABD’nin rahatlıkla statükoyu koruma çabasında olduğunu söylemek mümkün görünüyor. Ancak bunu yaparken Türkiye gibi hem bölge ülkesi hem de müttefiki konumundaki bir ülkeyi görece kaybetmiş olması çok büyük bir eksi olarak ön plana çıkıyor. ABD bölgedeki dengeleri kendi yararına tutabilmek adına Türkiye’yi en azından kısa ve orta vadede yanında görmek isteyecektir. Türkiye’nin de bu durumun farkında olarak Amerika ile ilişkileri sürdürmesi ve ancak rahatsızlığını da her defasında dile getirmekten vazgeçmemesi gerekiyor. Bu yolla bir Orta Büyüklükte Devlet olarak, Rusya karşısında içinde kalacağı her türlü sıkışmışlık ihtimalini ABD ile hareket edebilme olanağını yitirmeyerek dengeleme fırsatına sahip olacaktır.

İlgini Çelebilir!

Mühimmat Fabrikasında Stajyer Olmak

Türkiye’ de “Ülkemizin mühimmatları nerede üretiliyor?” sorusuna çok düşük oranda bir kesi…